Büyüyünce Doktor Olucam (14 Mart Tıp Bayramı Münasebetiyle)
Bugün 14 Mart Tıp Bayramı. Neden Tıp bayramı derseniz, hikayesi şöyle “Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire” adlı tıp okulunun açılış tarihi olan 14 Mart 1827, ülkemizde modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Tıp Bayramı, ilk kez, 1. Dünya savaşı sonunda, İstanbul’un işgal edildiği günlerde, yabancı işgal kuvvetlerine karşı tıp öğrencilerinin bir tepkisi olarak 1919 yılında kutlandı. Günümüze kadar gelen bu 14 Mart kutlamaları, artık içinde bulunduğu haftayı da kapsayacak şekilde, “Sağlık Haftası” olarak kutlanıyor.
Dışardan bakıldığında “içi seni dışı beni yakan” bir görünüm sergileyen hekimlik mesleği mensupları 14 Mart Tıp Bayramı kutlamalarında genellikle sorunlarını dile getirirler. Oysa çocuklarımıza büyüyünce ne olmak istediklerini sorun! Çoğunlukla “Doktor” diyeceklerdir, bazen de mühendis, polis, futbolcu veya artist. Bir çocuğun, henüz çocukluk yaşlarını yitirmemiş, olduğu bir zamanda, mesleklerden bir meslek seçme, doktor olma dışında bir hayale sahip olmaması size de acı gelmiyor mu? Şu dünyada arasak, büyüyünce “iyi bir insan” olmayı isteyen bir çocuk bulabilir miyiz acaba ?
Hayat; kariyer, kazanç ve yaşama standardı dışında bir anlama gelmeyecek mi çocuklar için bile iyi bir insan olmak ideali, kimsenin kendine adayabileceği bir hedef olamayacak mı? Bizim dünyamızda hayatın anlamını savunacak birileri çıkmayacak mı aramızdan? Çocuklarımız, hayra dair bir planları olmadan mı büyüyecekler”
Çocuklarımızı geleceğini garanti altına almak için debelenen biz anne-babalar, hayra götürmeyen bütün yürüyüşlerin, keşmekeşinin nafile olduğunu fark etmek için neden dönüp kendi hayatımıza bakmayı denemiyoruz, neden acaba? Sahip olmak için didindiğimiz bütün dünyalıklarının zamanın elinde harcanıp yittiğini, gideceğini neden göremiyoruz. Bir tarafta biriktirmekte olduklarımızın, öbür taraf için eksilmekte olduğumuzu neden anlamıyoruz? Bulmak için önce kaybetmek gerektiğini düşünemiyor muyuz?
“Sadece her şeyi kaybettikten sonra özgür olabiliriz.” Diyen Tyler Durden’in bulduğu bir hayat ilgimizi çeker mi bizim? Dünya bir imtihandır, sözünü gevelerken ne ile imtihan edildiğimizi (mesleğimizle mi, kariyerimizle mi, kazancımızla mı, acı veya ızdıraplarımızla mı) de bilerek mi söylüyoruz bunları? Yoksa içinden iyi bir insan olma hayalleri geçirmeyen çocuklarımızla mı imtihan ediliyoruz.
Hayata o kadar dünyadan bakıyoruz ki, bir fanilik köprüsünde yürümekte olduğumuz gerçeğini unutuyoruz, oysa durum hatırlamamız gerekir çoğu zaman. Varlığımızı derinden hissedebilmemiz için yokluğu tanımamız gerekmiyor mu? Ruhumuzu kıskıvrak bağlayan modern cenderelerden kurtulmanın da zamanı gelmedi mi acaba? Aramaktan vazgeçerek bulmanın bütün ihtimallerine kaybetmiyor muyuz birer birer? Azalmayı ve kaybetmeyi göze almadığımız için çoğalmanın ve kazanmanın menziline götürmüyor hiçbir yürüyüş bizi. Kaybetmek korkusuyla kazanamıyoruz bir türlü özgürlüğümüzü. İmtihan dediğimiz şey bundan başka bir şey değil oysa.
Dünyayı ve büyüyünce doktor olmayı seçenler, suyun üstüne yazıyorlar bütün varlıklarını. İyi biri olmayı ve hayrı seçenler hiç kaybetmeyecekleri bir kesinlikle kazanıyorlar özgürlüklerini. Ölümün en güzel yanı, ilk masumiyetimize geri döndürmesi değil midir? Yani, yaşadıkça hayat denen o uzun ve maceralı yolu adımladıkça, aslında ilk masumiyetimizden yavaş yavaş uzaklaşmıyor muyuz? Ölümün sarsıcı eli taş plağı başa çevirince, biz dünyada masumiyetimizi tüketen bir yöne, bizi kendimizden uzaklaştıran bir yöne yürümüyor muyuz?
Büyüyüp doktor olmak yerine, bize emanet edilen kadim bilgiye yakınlaşıp; “İyi bir insan olmak” gibi hayat hakkında gerçek bir kaygı bulup, ona sımsıkı tutunmalı değil miyiz bizler?. Biz de büyüdük ve doktor olduk. İyi birer insan olduk mu, kimbilir?