Bir hekimin ‘zevkli ölüm’ den bahsetmesinin size şaşırtıcı gelmesi doğal. Yeryüzünde ölüm tecrübesini anlatabilecek varlık olmadığından, ölümü sadece anlamaya çalışıyoruz.
‘Her nefis ölümü tadacaktır’ gerçeğinin propogandasını yapmak, ölümün kötü propogandasını yapmaktan iyidir. Zira nice hayatın, yaşayan saatleri, ölümün gizemli korkusuyla harcanmaktadır. Her canlının yaşamak zorunda olduğu ölümü bırakın konuşmayı, düşünmekten bile korkuyoruz.
Ölüm düşüncesi birey ve toplumu öylesine korkutuyorki, çok az insan ölümü konuşmaya ve tartışmaya cesaret ediyor. ‘Ağzınızın tadını bozan ölümü çokça anın’ ilahi doğrusu, ahiret inancına sahip toplumların ölülerle (yani mezarlıkla’ iç içe yaşamaya itmiştir. Sonra dan başlayan sekülerleşme ölümü, toplumun hayatından dışlamıştır. Karadenizde köylülerin ölülerini bahçelerine gömmeleri beni hayli etkilemişti. Düşünebiliyormusunuz, evvelden odada karşınızda oturan yakınınız şimdi de evin bahçesinde toprağın altında ve yine sizinle beraber öte dünya ile iletişimini sağlıyor.
Ölümün fısıltılı tonlarda konuşulması, kültürümüzle oldukça yakından ilişkilidir. Kırsal alanda yaşayan ve ölüsüne birkaç yüz metre mesafede duran bir toplumun, mezarlığı şehrin kilometrelerce dışında olan bir topluma göre ölüm algılaması ve farkındalığı oldukça farklıdır. Modern ve Seküler insan, ölümü doğanın korkunç bir cezası ve adaletsizliği olarak görürken, inançlı bireyler ölümü, adalete götüren doğanın harikulade bir olayı ve gerçeğe kavuşma olarak algılamaktadır. Ölüme nasıl bakıyoruz! Doğumdan itibaren başlayan eğitim ve yetiştirilme müfredatımız da bakın nasıl öleceğimiz ve ölümün nasıl olacağı nasıl yaşayabileceğimiz dahi mevcut değildir. Yani yaşayabilme yöntemlerine dair temel bilgileri bile eğitim sistemimiz bizlerden esirgemektedir.
Tıp eğitimine gelince ölüm varsa yoksa hücresel düzeydeki ‘biyolojik’ ve ‘mekanik’ bir olgu olarak kabul edilir, yani ‘EX (dışlanılmış, canlılık dışına çıkmış)’ terimi ile ifade edilir. Ölüm hayatın dışına çıkma değil, bizatihi daha doğru ve derinlikli bir hayata duhul olmalıdır. Tıp fakültelerinde ‘ölüm’ü biyolojik, felsefik ve kültürel düzeyde öğreten 1 saatlik bir ders bile yoktur, tek bir seminer dahi verilmez.
İnsanlar ölür, hayatlar ölüm korkusuyla mahvolur, ama tıp bu vakayı görmezden gelir. Zira, ölüm tıp için ‘başarısızlığın bir göstergesi’ olarak kabul edilmektedir. Ne müthiş bir hata! Hekimlerde bu sinsi tuzağa düşerek, ölümle mücadeleye girmektedir. Oysa hekimin mücadele etmek zorunda kaldığı şey ölüm değil, hastalık olmalıdır. Bireyi ve toplumu ‘hastalıksız, sağlıklı ve kaliteli (acısız, ızdırapsız) yaşatmak ve mutlu olmalarını sağlamaktır. Bu mümkün olmadığında ise onların mutlu ölmelerine yardımcı olmaktır.
Ancak, doktorlar henüz ölümle barışık değillerdir. Bu nedenle hastalarını u harika şarkıdan mahrum etmeye çalışıp duruyorlar. Ölüm, tıbbiyeliler için en rahatsız edici gerçektir.
Hastanın ölüm sürecine gittiğini hisseden hekim, agresif bir tutum takınarak ‘elimden geleni yaptım’ rahatlığını yaşamak ister. Acil durumlarda, müdahale edildikten sonra, çabalar başarısızlıkla sonuçlansa bile, herkes elinden geleni yapmıştır denilir. Oysa çoğu kez bu hastayı kurtarmaya yönelik yoğun çabalar son ‘kahramanlık gösteri’ sinden başka bir şey değildir. Buda tıbbın, ölüme sağlıklı bakmamasından kaynaklanmaktadır. Ölümün harikulade bir (biyolojik ve sosyal) olay olduğunu görmemek tıbbın hayati bir zaafıdır.
Hekim, ölümcül bir hastalık karşısındaki hastasının ölüme bakış açısını ve inancını bilmek ve araştırmak zorundadır ki, onunla ölüme ilişkin işbirliği yapabilsin. Ölüm gerçeğini kabullenmiş, tevekkül sahibi bir hastayla ölüme ilişkin yapılabilecek işbirliği ayrı olacaktır. Hasta bireyin inanç sistemi hiçliği, ölümden sonra dirilmeyi, sonsuzluğu önerebilir ve ya reddedebilir.
Ancak hangi inanca sahip olursa olsun, bunları bilmek, hekimle hastasının ölüme yönelik birlikteliklerini kolaylaştırır. Bazen, ölüm tedavinin bir parçası haline getirilebilir. Hasta, hekimle ölüm duygusunu paylaştığında mutluluk ve yakınlaşma duyabilir. Hekim ölümü hastasıyla paylaştıkça, onun yaşama daha da bağlandığını görür.
Bazen yaşamda, ölümü tercih edilebilir kılan, hastalığın değişik boyutları tezahür edebilir. Ayağı kesilen bir hasta, ölümü kendisine ‘topal, ya da sakat denilmesine, ya da hastalığı nedeniyle daşlanılmasına tercih edebilmektedir. Ben hekimlik hayatımda bunlarla sık sık karşılaştım.
Doktor, meslek hayatına başladığında ölüme nasıl yaklaşacağına, içinde bulunduğu toplumun inanç ve kültürel dinamiklerini dikkate alarak, karar vermek zorundadır. Ölüme yanıtları edebiyat ya da felsefede aramak yeterli değildir. Hastalara yaşatılan ‘yalnızlık’ onları ölümden daha fazla etkilemektedir. Bir hasta için ‘ziyaretçi’ nin önemliliği hatırlatıldığında, bu düşünceyi doğrular.
Zevkli ölüm ile rahat ölüm, birbirinden uzak şeylerdir. Zevkli ölüm, inancına, yaşamına ve arzularına göre olan ölümdür. Maalesef rahat ölüm anlayışı (yani acısız. Izdırapsız) zevkli ölümün yerini almıştır. Bir dindarın ‘Allah yolunda ölmesi ya da öldürülmesi’ onun için zevkli bir ölüm iken, bir başkası için zor, rahat olmayan bir ölümdür. Rahat ölüm, yatağında, yakınlarının yanı başında olduğu, ağrısız ve ızdırapsız bir ölümdür. Bundan ne kadar haz duyulduğu şüphelidir. Ölümün hemen öncesi ile sonrasındaki seramonilere ilişkin tartışmalar bir yana, ölüm hakkında ne kadar çok şey bilinirse, o kadar az endişe duyulur. Bu nedenle ben zevkli ölümün ateşli savunucularından biriyim.
Doktorlar ve sağlık çalışanları dahi, hastanede ölmeyi istememektedirler. Kanımca ölüm biçimlerinin en kötüsü, hastanede ölmektir. İnsanlara kendi ölümleri hakkında insiyatif verilmeli, ne düşündükleri sorulmalıdır. Onları ölümden korumaya çalışmak yerine, bilinçli bir çaba ile ölüme hazırlanmalarını sağlamalıyız. ‘Zevkli ölüm’ derken, herkesin kendi idealleri ve koşulları içerisindeki ölümü, yani kendi ölümlerini kastediyorum. Amansız hastalıklarla pençeleşen hastaların ‘ölüm kursları’ ile hazırlanmasında yadırganacak bir durum yoktur. Bu kişiler kendi ölümlerini planlayabilmelidirler (burada, kendi canlarına kıymayı, ötenaziyi falan asla kastediyor değilim) Ölümü zevkli bir hadise haline getirip, en azından bu konuda insanları özgür bırakmak, ölümden istedikleri şekilde ve derecede haz almalarını sağlamak gerekir. Bu hazzı seramonilerle boğmak samimi bir davranış değildir.
Ölüm, bizi hayata bağlayan, haz duyduğumuz bir deneyim olmalıdır.